Burak Apaydın
Talihsiz Serüvenler Dizisi!
Talihsiz Serüvenler Dizisi!
Burak Apaydın

Uzun bir aradan sonra merhaba

Çok uzun zaman oldu ben bu bloga bir şey yazmayalı. Çünkü hayatın hızına yetişmekte zorluk çekiyorum gerçekten. Geçen hafta bir şeyler yazmıştım ama malesef o da tarayıcımın azizliğine uğradı ama çok sular aktı o zamandan bu zamana. Hayatımda değişen çok şey oldu. Ufak tefek hastalıklara yakalandım kurtuldum, yakalandım kurtuldum. Yargıyla alakalı mücadeleme devam ettim. Amerika'ya gitmek için hazırlıklar yaptım. Film çektim. Bir çok şey yaptım. Şimdilik yeterli olsun çünkü daha yapmama gereken çok şey var.

Selpakçı Çocuk

Dün akşam sevgilimle buluşmak adına evden çıktım. Malum uzun zamandır görüşemiyorduk. Kendisi sürmenaj olacak kadar çok çalışıyor şu sıralar. :) Öncesinde de Mert'le görüşeyim dedim o Kanaltürk'te çalışmaya gidecekti. Neyse işte Mert'le oturduk, bana bir kahve ısmarladı Mert. Sonra çıktık ben Mert'i Kanaltürk'e bıraktım. Oradan da Atakule'nin arkasındaki otobüs durağına gidiyordum ki mendil satan bir çocuk yanaştı yanıma, "ağabey ıslak mendil alır mısın?" dedi. "Tamam" dedim "dur otobüs paramı ayırayım sonra alayım". 2 lira verip bir ıslak mendil aldım. "Okuyor musun?" dedim. "Evet" dedi. "Nerede oturuyorsun?" dedim. "Dışkapı'da ağabey" dedi. Kalbinin temizliği yüzüne yansımıştı, ondan dolayı da düşünmeden aldım mendil. Bu kısa konuşmadan sonra ben otobüs durağıma gittim. Ben otobüs durağına gittiğimde saat 22.00'idi. Otobüsü bekledim, bekledim, bekledim saat 22.45 oldu. Mendilci çocuk geldi yanıma "Nereye gideceksin ağabey?"dedi. "Etlik'e" dedim. "Ağabey bence şuradan Kızılay'a bin oradan da Etlik'e binersin" dedi. "Tam 23'de gelir 15 dakika daha bekleyeyim" dedim. Sonra çocuk "Ağabey istersen bana verdiğin parayı sana geri vereyim, iki otobüs yapacak paran yoksa" dedi. O anda gözlerim hafiften sulanır gibi oldu. Bu kadar temiz kalpli bir çocuğun burada mendil satmak zorunda olması kendimi çok kötü hissettirdi bana. "Sağol ben 15 dakika bekleyim olmadı binerim Kızılay otobüsüne" dedim. İşte o saniyelerde kendinden memnun olmayan parasızlıktan yakınan ama her şeyi olan insanlar geldi gözümün önüne. Neyse işte kısaca bu yazının konusu halimize şükür edelim.

Hayat...

Anneme az önce gelen bir telefonla öğrendim ki uzun yıllar her gün gördüğüm Türkan Teyzemizi kaybetmişiz. Türkan Teyze bizim eski kapı komşumuzdu ve ben kendimi bildim bileli hafif yaşlıca ama neşesi hiç eksik olmayan biriydi. Geçtiğimiz bayramda annemler ziyaretine gitmişler, ben de bana neden haber vermediklerini sorup kızmıştım. En kısa zamanda gidip görmek istiyordum ama ben ona gidemeden o gitmiş bu dünyadan. Peşinde ne gerçekleşmemiş hayaller bırakıp gittin Türkan Teyze. Tüm ölümler erken ölümdür derler ya, senin için gerçekten erken. Zaman...

Yanıbaşımda kivim ve ben yatakta...

Az önce benim bir blogum vardı dedim. Aklıma düştü birden, şimdiki ruh halimle ilgili bir yazı yazayım istedim. Hele bir de iTunes'un beleşe verdiği noel şarkılarından biri arkada çalarken. Az önce babam meyve salatası getirdi. Ben yatağıma uzanmış bilgisayar kucağımda son zamanlarda vazgeçilmez hobim "hiç bir şey yapmama"yı yapıyordum. Meyve salatamın içinden mandalinaları yedim, elmaları yedim, muzları yedim, kiviyi yemedim. Sona sakladım. En son yenir ya hani yemeğin en güzel kısmı, keyfine varıla varıla. Kivileri bunun için yiyemedim. Hala bir kısmı yanımda duruyor, yiyeceğim anı iple çekiyorum. İşte hayat bu bir şeyler yaparak vakit geçirmekten çok daha güzel bir aktivite, kivimle yatakta olup hiç bir şey yapmamak. İstemezdim ki yatakta yatmaya vaktim kalmayacak kadar çok çalışayım(yani eskisi gibi olayım), ya da istemezdim ki yataktayken yanımda kiviler yenilmeyi beklemesin(yani eskisi gibi olsun). Galiba şimdiki hayatımdan çok mutluyum, çünkü artık geleceği düşünmeyi bıraktım. Bir de bu düşüncelerimin ve bu hislerimin müsebbibi de kendisinin de dediği gibi Didem'le enerji transferi yapmış olmamız olabilir. O benden bu transferle hastalığımı aldı belki ama benim çalışma azmimi de aldı götürdü. Neyse şimdi siz sayın seyircilere yataktan seslenmekten mutluyum(!) bir de bugün Mehmet  Ali Birand da böyle kapattı anahaberi ben de öyle yapmak istiyorum:"Yavşama enerjinizi kaybetmeyin"

İlk Kartvizitim

İlk kartvizitimi bastırdım. Biraz para vererek herkes istediği "şey" olabilirmiş onu öğrendim. Zira ben kartvizitime göre artık bir yönetmenim :D Çok komik ya cidden. Böyle kendime bir sürü sahte kartvizit bastırayım dedim, sahte şirketler üretip genel müdürleri falanmış gibi. Hatta varolan şirketlerin logolarıyla da kartvizit bastırabilirim. Mesela hayatımda en çok olmayı istediğim şeylerden birini bir kartvizitle olmak. Nokia Burak Apaydın ve sonra President ya da Chief Executive Officer (CEO) ya da Chairman de olur. Hepsi çok karizmatik geliyor kulağa. Vallahi çok mutlu olurdum. Galiba tamamen bir ego tatmini. Şimdiki kartvizitim de egomu okşamak için bastırıldı belki de. Annem görmüş "yönetmen bey gel bakayım buraya" dedi. Kartvizitimde yönetmen yazıyor bu arada. yönetmen olmak bu kadar kolaymış onu anlatmaya çalışıyorum zaten. Neyse annemin yanına gittim. Ev telefonunu yazmışsın buraya dedi, evet anne dedim. E ben bu telefonları nasıl açacağım dedi. Sekreterin mi oldum senin dedi. Bilmiyor ki aslında bu kartvizit pek de birilerine verilmek için bastırılmadı. Ben de dedim ki sen buranın ev olduğunu söyle ama Apaydın malikanesi diye aç telefonu sanki hizmetçiymişsin gibi konuş dedim. Şaka bir yana da bu kartvizitin basımında emeği geçen iki öğe vardı. İlkini zaten sabahtan beri söylüyorum. İkincisi ise geçenlerde Kızılay'da oturup bekliyorum. Yaşlı bir çift gördüm, tam filmim için aradığım çiftti. Gidip konuşmayı düşündüm ama etrafta kart uzatıp para dilenen gerizekalılar olduğundan dolayı, yanlarına gider gitmez "yok almayacağız" falan gibi tersleyici bir tepkiyle karşılaşacaktım. Bundan korktum ve gidip konuşamadım ama dedim ki eğer bir kartvizitim olsaydı, kartımı verir filmde oynamak isterseniz beni arayın deyip uzaklaşabilirdim dedim. İşte bu düşünce sonrası da kartvizitlerimi bastırdım. Şu anda ben bir yönetmenim.

Bunun adı "gazetecilik" mi ?

Okuduğum okulda gazetecilik eğitimi de veriliyor ve gazetecilik dersleri de aldım. Bana öğretilen tanımıyla gazetecilik; kamuoyunu doğru, çok yanlı, çok boyutlu, hızlı, inanılır ve güvenilir bir şekilde bilgilendirmektir. Ve şöyle devam eder: Gazetecilik; toplumsal/siyasal duyarlılık taşıyan insanların yapabileceği bir meslektir. Gerçekten de öyle. Bu duyarlılığı taşımayan gazetecilerin(!) yaptığı gazetecilik ise "bilmem ne"nin üstsüz fotoğrafları için tıklayın gazeteciliğine dönüşüyor. Hürriyet Gazetesi'nin ve Milliyet Gazetesi'nin uzun zamandır yaptığı bir gazetecilik tarzı bu. Hürriyet'in geçmişine hakim değilim ama Milliyet'in eskiden ne kadar kaliteli bir gazete olduğunu biliyorum. Evimizde hala kullandığımız ansiklopedilerden ingilizce eğitim setlerine her bi'şeyin üzerinde Milliyet logosu var. Ne yazık ki eskiden(1980-1990) ansiklopedi veren gazete artık Emanuel VCD'si verir hale geldi.(1999-2001) Hürriyet'in de ne kadar taraflı bir gazete olduğunu zaten Emin Çölaşan'ın gazeteden kovulmasından anlayabiliyoruz. Ne var ki daha derinine ulaşmak için de Çölaşan'ın "Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi" kitabından öğrenebiliyoruz. Gazete(!)nin genel yayın yönetmeninin çok iyi bir jonglör olduğunu öğrenebiliyoruz. Yaptığının gazetecilik olmadığını sadece Doğan'ı ve kızlarını mutlu etmek için gazetecilik yapılabildiğini öğrenebiliyoruz. Yaptığı işin yalnızca %20'sinin gazetecilik olduğunu kendi ağzından öğrenebiliyoruz ki bence çok iyimser %20 ile. Neyse biraz bariz sinirlendim. Aydın Doğan ve gazetelerini tümüyle protesto ediyorum. Okumuyorum. Para kazandırmamaya gayret ediyorum. Bütün bunları neden yazdım, nereden esti diyecek olursanız da MYNET'in de artık Hürriyet/Milliyet Gazeteciliğini kaptığını anlatmak için yazdım. MYNET, benim finans haberlerini ve borsayı falan takip ettiğim bir site eğer çok ilginç bir haber görürsem de tıklıyorum. "Sakat kalacağına yaşamasın daha iyi" başlıklı habere de tıkladım. Zeynep Tokuş problemli bir doğum yapmış ve bebeklerinin ölüm riski taşıdığı anlatılıyor haberde. Ve böylesine üzüntü verici bir haberin içerisinde ne yazsa beğenirsiniz: "En güzel Zeynep Tokuş fotoğrafları Galeri'de" diyor. Artık yapılan bu gazeteciliğe, bu haber verme şeklinden midemin bulandığını söylemek istiyorum işte o yüzden yazdım bütün bunları. 

Pazar Sabahı

Bugün sanırım biraz erken uyandım ama son zamanlarda üzerimde olan motivasyon düşüklüğü nedeniyle hiç bir şey yapamadım. Motive edemiyorum son zamanlarda kendimi hiç bir şeye. Bu durumun neden kaynaklandığını düşünürken yakın arkadaşım durumu sürekli sevgilimi düşündüğümden hiç bir şey yapamıyor olabileceğimi söyledi. Galiba doğru da. Sürekli onu düşünmekten iş yapamaz hale geldim. Ben de bugün kendimi motive edici iki sayfalık bir yazı yazdım. 5 yıl sonra neredeyim ne yapıyorum, galiba işe yaradı. Bir süre götürsün en azından beni yeterli. Neyse ben şimdi çalışmama döneyim :)

Böyle ofis olsun hep çalışalım

Yönetmen olma hayalimin yanında bir de iş adamı olma hayalim var. Hatta film kitaplarından fazla iş kitapları okuduğum için bu yaz kendimi çok suçlu hissetmiştim. Hayallerimde de hep kendi ofisim ve şirketimin ofis binasının iç dizaynını hayal eder dururum. Benim hayallerimdeki ofisler ise zaten çoktan yapılmış da içinde insanlar çalışıyormuş bile. Buradan ofislere bakabilirsiniz. Benim favorim Redbull ve Mercedes ofisleri. Hatta ikisinin karışımı gibi bir şey hayal ediyorum ileride çalışmak için. Sanırım böyle ofisler çalışanların çalışma verimine katkıda da bulunabilir.

Başarılı arkadaşlarım ve ben

Bir kaç gün önce çok ilginç bir gün yaşadım. Çok sevdiğim arkadaşlarımdan Gamze Metro Group'un kısa film yarışmasını kazanmış. Gazetede okudum, okur okumaz da aradım tebrik ettim. Kendim kazanmış kadar da sevindim. Hem para ödülü hem de NYFA'de film atölyesi ödülü ile kısacıların hayallerini süsleyen bir yarışma. Gamze de sanırım Londra yerine New York'taki NYFA'ya gidecekmiş. Onun için çok güzel. Bu habere sevinmişken bir iki saat sonra yine çok sevdiğim arkadaşlarımdan Volkan'ın fotoğraflarının internet sitelerinde çok konuşulacak fotoğraflar olarak yer aldığını gördüm. Onu da aradım tebrik ettim. Gerçekten de güzel fotoğraflar vesselam. Sonra telefonu kapattım şöyle bi kendime baktım. Dedim "herkes yolunu bulmuş Burak, sen daha otur oturduğun yerde". Bu düşünce bi 15 dakika kadar kendimi çok kötü hissetmeme neden oldu fakat sonradan son filmimin hazırlık çalışmalarına oturdum. Kendimi yine eskisi gibi "her dalda birinci" hissetmeye devam ettim.

P.S. Arkadaşlarımın haberlerinin bağlantılarını veriyorum. Bu arada ikisinin de bu başarıları elde etmesi sürpriz değil. Volkan daha önce bir fotoğrafıyla daha bayağı bir konuşulmuştu. Hatırlar mısınız bilmem Ecevit'in cenaze törenindeki tabutun üzerine konan güvercin. Gamze de keza bu filmiyle festivalden festivale koşmuştu. İkisi de fazlasıyla hakediyor bu başarıları.

Hayatımın değiştiği gün: 5 Kasım

Uzun zamandır yazmıyordum. İyi ki de yazmamışım çünkü yazdığım şeyler şimdi çok farklı olacaktı. Neden ? Çünkü hayatım değişti, düşüncelerim değişti, hayat görüşüm değişti, ben değiştim. Neydi beni bu kadar değiştiren, hem de bu kadar kısa sürede. AŞK. Peki nedir aşk; Türk Dil Kurumu'na göre aşırı sevgi ve bağlılık duygusu. Yani eski düşüncelerime göre bir tanım bu. Bir insan annesine aşık olabilir, kedisine aşık olabilir. Hayır aşk bu demek değil. Aşk; onu hep yanında hissetmek, aşk; o yanındayken karnına kramp girmesi demek. Aşk onunla aynı anda aynı şarkıyı söylemeye başlayabilmek. Şu an iliklerimin son damlasına kadar aşık olduğumu hissediyorum. 5 Kasım'da kavuştum aşkıma. 15 dakikada oldu bütün olanlar. Bir baktım ki onun kollarındayım. Şimdilik bu kadar olsun. Ona kavuşmak için çok çalışmam lazım. Kendimi çalışmaya veriyorum şu andan itibaren.

Dündü Doğumgünüm

Dün(28ekim) benim doğumgünümdü. Doğumgünlerim genelde saçma geçer daha doğrusu ben saçma bulurum çünkü her zaman bir şeyler yaptığım arkadaşlarımla bu kez zorunlu olarak bir şeyler yapmam gerekiyormuş gibi geliyor. Zoraki bir şey yapmak da saçma hissettiriyor insana kendini. Dün benim için güzel bir gündü. Aldığım ve alacağım hediyeler bakımından da belki en iyi doğumgünümdü. Ama daha da önemlisi belki de sevdiğim insanlarla birlikte bir doğumgünü geçirmiş olmak çok güzeldi. Ölümcül bulaşıcı hastalığa sahip arkadaşımın uzun bir aradan sonra aramıza dönmüş olduğunu görmek içimi rahatlatmadı değil, aslında verdiği kararlarla da eskiden olduğundan farksız olduğunu gördüm. O kadar kızdım sana ama belki benim de başıma aynı şey gelse senin yaptığını yapardım. Yakışıklı ama tecavüzcü, sapık arkadaşımla bir adaya gidecek olmaktan çok memnunum aslında ki bir adaya trenle bile gitmeyi düşünecek kadar salak olmamıza rağmen beraberce gitmeliyiz belki o bizim için yeni olan adaya. Çok zengin ama salak arkadaşımın da dün benimle birlikte olması beni çok mutlu etti ama aklını başına almalı ve aşk hayatına dikkat etmelisin. Yoksa zengin olman bile seni avare avare sokaklara düşmekten alıkoyamayacak. Emek'teki parka gelen ve bankta saatlerce oturan deli amca gibi olmanı istemiyorum. Nemfomanyak arkadaşımı da çok fazla seviyorum. Onun da hayatım boyu yanımdan ayrılmaması ve arkadaşlarına dikkat etmesi en büyük temennim. Aslında çelişkili bir durum ama nemfomanik bir kişilik olmakla çocuk ruhlu olmaya devam et. Ve son olarak gay arkadaşım kaldı. Hayatımda kendi mutluluğumdan daha fazla senin mutluluğunu istediğimi biliyorsun. İstediklerine kavuşacaksın ama ne istediğine önce bir karar verip hedefe kilitlenmen ardından da "çalışmanın hakkını vermen" gerekiyor. Önümüzdeki günlerde isteklerini daha netleştirecek bir rehber vereceğim sana. İşte bütün bu ucubeler karavanı gibi görünen insan grubuyla çok mutluyum. Hayatımın her evresinde sizi de isterim söyleyeyim. Bu arada dün oyun oynarken şu anda burada olmasını istediğim kişi konusunda düşününce aslında doğum günümde olmasını istediğim bir arkadaşım varmış. O an fark edemedim ama canımdan çok sevdiğim bir arkadaşımın daha benimle olmasını ister miydim isterdim. O da kendini biliyordur umarım. Oyun kuralları gereği onun kim olduğunu sizlere söylemem gerekir sanırım. Sorun bana. Neyse yaa artık bitsin bu yazı daha bir sürü işim var ve uyumam lazım. Hepinizi seviyorum Burak

PS. Mesajın saatini yaklaşık bir saat erkene aldım çünkü 29 Ekim olarak gözüksün istiyorum. Cumhuriyetimizin yeni yaşı kutlu olsun.

Melun Doğumgünü

Bundan yaklaşık 10 ay önceydi. Çok sevdiğim arkadaşım Didem'in doğumgünüydü. O akşama kadar çalışıyordu. Sanırım saat 19'a kadar Arcadium alışveriş merkezinde. Babamdan arabasını ödünç aldım. Sonra evinden Harun'u aldım. Önce hediyesini alıcaktık Armada'daki LocoPoco'dan. Aldık ve Arcadium'a gittik. O çalıştığı için yanına uğradık ama yanında duramıyorduk. Alışveriş merkezinde oturuyorduk. Sonra ben Didem'in yanına gideyim dedim. Harun'u oturduğumuz yerde bıraktım, gittim Didem'e. Yanından ayrıldım kendime bir kaç tane Nescafe üçü bir arada olan küçük paketlerden aldım. Sonra Harun'un yanına giderken Nokia Shop'a uğradım. Yeni bir telefonu incelemek istiyordum ama küçük bir çocuk telefonu bırakmıyordu, bekledim, bekledim, bekledim ve sonunda emelime ulaştım. Telefonu elime aldım ve ne kadar incelediysem Harun'un yanına gittiğimde neredeyse 1 saat olmuş Didem'in çıkış saati gelmişti. Harun bana kızdı falan ama n'apabilirdim ki kendimi kaybetmiştim. Sonraaaa (buraya kadar herşey normal) Didem çıktığında arabamın anahtarı yoktu. Nereye gitmişti. Nerede düşürmüştüm. Alışveriş merkezini şöyle bir gezdiğimiz için bütün katlara, yerlere, mağazalara sorup ardından nescafe üçü biraradanın kutusuna gittim kafamı içine soktum kollarımı da kutunun içine soktum ve karıştırdım, karıştırdım sonuç yok. Tekrar gezdik alışveriş merkezini sonra tekrar baktım nescafe kutusuna. O anda nescafe dolu bir havuzda yüzüyormuş gibi hissettim. O anda en büyük problem eve gitmek değildi. Sonuç da taksiyle dolmuşla bir şekilde oradan ayrılabilirdik. Ama daha önce 2 kez çalınma teşebbüsünü başından geçirmiş bir arabayı orada nasıl bırakacaktım bu birincisi, ikincisi ise dalgınlığımdan dem vuran annem ve babama her zaman karşı çıkardım, bu durumda onlara nasıl söyleyecektim arabanın anahtarını kaybettiğimi. Sonra banka oturduk. Bütün bunları düşünüyordum. Başıma gelebilecek en kötü şeyleri düşünürken normalde pek düzgün çalışmayan beynim bana bir kaç görüntü gösterdi. Nokia Shop'ta telefona bakmak için bekliyorum. Çocuğun suratı yakın çekim. Telefon. Elimdeki anahtar. 2 plan yakın ve uzak çocuk arka arkaya bağlanmış. Sanki kurgusu Harun'a yaptırılmış bir film gibi. Sonra çocuk uzaklaşıyor. Elimdeki anahtar yakın çekim masanın üstüne konuluyor. Daaan diye bir ses efekti. Sonra telefonu alıyorum ve film bitiyor. Bunu gerçekten izledim o anda ve hayatımda ilk kez böyle bir şey gerçekleşti. Gittim Nokia Shop'a ve anahtarımı almışlar güvenli bir yere koymuşlar. İstedim ve aldım. Sonra da bu da böyle aklımdan hiç çıkmayan bir anı oldu. Bu filmdeki extralara ve yardımcı oyuncular Harun ve Didem'e çok teşekkür ediyorum. Didem sen CEPA'daki işine kabul edil bunu orada da gerçekleştireceğim. 

Lanetli Patates Çorbası

Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımı eve patates çorbası içmeye davet ettim, zira annemin çorba yapacağını biliyordum. Arkadaşımı evime götürüp daha önce hiç tatmadığı ve merak ettiği çorbayı tattıracaktım. Arkadaşım bu iş için bir ders bir toplantı ektikten sonra eve doğru yola çıktık. (Kimliğini gizli tutuyorum ekilenlerden ötürü sorun yaşamasın diye :P) Muhabbeti bol otobüs yolcuğumuzdan sonra evin önüne geldik. Benim o anda jetonum düştü. Gündüz evden çıkarken anahtarımı almamıştım çünkü bulamamıştım. Eve de erken gelmeyi planlıyordum. Okulum sabahtandı ve öğlene kadar da hastaneye gidecektim. Sonra eve gidecektim. Hesaplarıma göre de annem evde olacaktı ve bana kapıyı açacaktı. Ama öyle olmadı kandırıldım ve akşama kadar gitmedim eve. Sonra anahtarımın olmadığını unutup arkadaşımı davet ettim. Arkadaşımla birlikte kapıda kaldım. Aslında anahtar kullanmayı becerebilen biri olsam ya da babam kilidi her 6 ayda bir değiştiriyor olmasa bu başıma gelmezdi. Sabah anahtarımı alamamıştım çünkü bulamamıştım. Fakat anahtarı bulamadığım zamanlar için bir yedek anahtarlığım daha olurdu fakat babam kilidi yeni değiştirdiğinden yedek anahtar henüz yaptırılmamış, bu gibi kapıda kalma durumlarında evi yakın olan ablamdan alınmak üzere ona bırakılan anahtar da yenilenmemiş olduğundan misafirimle kapıda kaldım. Sonra anahtarı almak için Kazan'daki evimize doğru yola çıktım. Misafirimi çoktan otobüse bindirip göndermiştim. O anda Tanrı'dan bir işaret kapımı çaldı. Bir adam Kazım Karabekir dolmuşlarını soruyordu. "Evet biliyorum dedim ben de ona bineceğim, bekleyin". Sonra dolmuş geldi, dolmuşta birlikte oturduk. Önce o anlattı nereye gittiğini: Sabah işe giderken arabasıyla gitmiş geri dönerken de arabayla gittiğini unutmuş servisle geri gelmiş. Arabasını alması gerekiyormuş O anda bir ohh çektim, anlamadı tabi nedenini. Sonra da ben salaklığımı anlattım. Cümlem şöyle başladı : "Aslında ben de aynı sebepten bindim dolmuşa..." Anlamadı doğal olarak. Anlattım güldük beraber. Yalnız olduğumuzu düşünmeyelim diye belki de gönderilmiş bir işaretti bu bize. Sonra anahtarımı aldım ve ödevlerimden dolayı evime geri geldim. Yarın yine anahtarlarla alakalı bir olay anlatacağım. Bugüne kadar başıma en büyük dert açan şey anahtarlar oldu. Anahtar yazılarım devam edecek.

Rengarenk bilgisayarlar, ipodlar

Geçenlerde thecoolhunter'da gördüm. Bilgisayarlarımızı, ipodlarımızı, playstationlarımızı ve bilumum eletronik teçhizatımızı rengarenk yapan bir firma varmış ABD'de. ColorWare'ın internet sitesinde kendi tasarımlarınızı da yapabilirsiniz. Örneğin rengarenk bir iMac çok güzel gözüküyor ya da var olan renklerden birini seçebilir ya da herhangi bir markayı ürünün üzerine işletebilirsiniz. Yani seçenek çok fazla. Aşağıda bir kaç örnek göreceksiniz benim sahip olmak istediğim türden.







P.S. Bunları buraya koyduktan sonra fark ettim ki neredeyse hepsinde sarı rengi mevcut ki ben sarıyı çok severim fakat sarı geçicilik hissi uyandırır.

Talihli Talihsiz

Uzun zamandır yazı yazmıyordum buraya. Neden olduğunu da bilmiyorum. Dün bir arkadaşım görüşemememizin nedeni olarak "hayat telaşesi" tabirini kullandı. Benim de çok hoşuma gitti. Galiba buraya uzun zamandır yazamamamın sebebi de bu olsa gerek.

Neyse ben konuma döneyim. Talihli olmak ya da talihsiz olmak ya da talihi üzerine çekebilmek ya da çekememek. Her ne kadar burada talihsiz olduğumu yazsam da aslında talihli olduğumu düşünüyorum. Bu pozitif enerjinin de aslında pozitifi çektiğine inanıyorum. Fakat şu son haftada başıma gelen, gerçekten bir talihsizlik mi yoksa çok büyük bir talih örneği mi bilemedim. Aşık oldum. Bir kızı çok sevdim. Buraya kadar her şey normal diyebilirsiniz ki "talihsizlik olabilir sevdiğin kızdan karşılık alamıyorsan" ama ondan da istediğim karşılığı aldım. Hatta o beni sürükledi bu duygulara. Ama yine de aşkın çok büyük bir talihsizlik olduğunu düşünüyorum. Yaşaması kolay bir şey değil. Her an aklının köşesinde bir insanın olması kolay bir şey değil ama sevdikten sonra da olmaz olmaz değil. Neyse benden bu kadar şimdilik.

Gölge Sanatı

Bugün bildirgeç'te gördüğüm bir 'şey'i sizinle paylaşmak istedim. Şey dedim çünkü ne olduğunu ben de bilmiyorum bir çeşit sanat olduğu ortada ama gölge sanatı mı denmeli, çö sanatı mı denmeli yoksa benim yaptığım gibi kısaca şey diye mi çağırılmalı. Bakın ilginizi çekecek. Memnun kalmazsanız paranız iade.

Geçişler Buradan

Çocukluğumun Sinema Salonları

Evin haşarı çocuğu Burak! Çocukken çok yaramazdım. (belki hala öyleyim) Teyzemlerin sandalyelerinin üzerinde zıplardım ve sandalyeleri kırardım, bulaşık makinesinin kapağının üzerine çıkmak teşebbüsüyle yine teyzemin bulaşık makinesini kırmışlığım vardır. Sonra kuzenlerimin saçlarına sakız yapıştırırdım, sulu yemekleri ceplerimde taşımaya teşebbüs ederdim ve daha nice yaramazlıktı benim yaptığım. Problem Çocuk filminin beni anlattığını söylerdi beni tanıyanlar. Hal böyle olunca da benim dikkatimi başka yöne çekmek, evden uzaklaştırmak gerekmiş. Nereye sürüldüm dersiniz. Doğru tahmin: sinemaya. Kuzenlerim beni sinemaya götürürlerdi ki Burak'ın evde bir şey kırmaya dökmeye, birinin saçına sakız yapıştırmaya, birini bir odaya kitlemeye fırsatı olmasın. Faydalı da oldu sanırım çünkü sinema benim en büyük tutkumdu. Bu tutkunun oluşmasında bana yardım eden ve evinden uzaklaştıran herkese çok teşekkür ediyorum buradan. Belki sizler olmasaydınız şu anda yönetmen olmak istmeyecektim. Bir de ufak bir not: 7-8 yaşlarımdayken 1 yılda gittiğim film sayısı son beş yılda gittiğimden fazladır sanırım. Yani çocukluğum gerçekten filmlerde geçti. Eğer annem babamın aktör olmasına izin verseymiş belki de babamın filmlerini izleyecekmişim. Bu da ayrı bir öykünün konusu babamın İstanbula gibip kendini Yeşilçam yönetmenlerine kabul ettirmesi sonrası annemim ve babaannemin türlü katakulli ile babamı bu işlerden uzak tutmaları. Babam da hep anlatır gençliğinde evden kaçıp kaçıp sinemaya gidermiş, babasının oğlu olmuşum sanırım.

P.S. İyiki varsınız!

Goran Bregovic ilk kez Ankara'daydı ben Almanya'da

Bir haftadır hiç yazı yazmadım fark etmişsinizdir. Aslında bir tane yazdım ama gümbürtüye gitti kaydete basmadan bilgisayarımı alan biri pencereyi kapatmış. Neyse önemli bir şey değildi zaten. Almanya'daydım bugün döndüm. 10 gündür yazı yazamıyordum zaten. Gitmeden yazayım dedim son gün çok sıkışıktım. Ondan orada yazayım dedim yazdım. Yok oldu yazdığım yazı.

Ben yokken olan şeylerden en önem verdiğim Goran Bregovic'in ilk kez Ankara'da sahne alması. Onun dışındaki her şey zaten aynı. Ve benim bir yeminim vardı Goran Ankara'ya geldiği an ben de Goran'a gidecektim. Hatta artık gelmiycek herhalde diye düşünüp İstanbul'a bile gitmeyi göze almıştım son zamanlarda ama o buraya geldi ben ise yoktum. En kısa zamanda gideceğim ama konserine.

PS. Almanya'da vakit geçirdiğim bütün arkadaşlarıma da çok teşekkür ediyorum. Sizinle birlikte olmak eğlenceliydi. Ve tabi kuzenlerime de çok danke.

Sevgi Günlüğü

Başlıkta adı yazan Kenan Kalecikli'nin kitabını okuyan var mı bilmiyorum ama ben bu kitabı ortaokulda kuzenimden alarak okumuştum. O benim de aşk acısı çektiğimi bildiğinden kitabı vermek istememişti ama alıp okumuştum. Kitapta yazarın aşkına duyduğu özlem en depresif duygularla anlatılıyordu. Kitabı okurken "Allah'ım bu ne büyük aşk" dediğimi hatırlıyorum. Zaten o günden sonra da aşk hayatım hiç istediğim gibi gitmedi. Asıl konuma gelecek olursam; son günlerde okuduğum bir blog bana Kenan Kalecikli'nin bu pesimist ama güzel yazılmış, çok yerinde metaforlara sahip kitabını hatırlatıyor. Bu blog dostum Harun Halıcı'ya ait. Göz gezdirmek isterseniz adresi aşağıda.
www.harunhalici.com

Biraz ısınmak istemiştim. (Okuyun ne demek istediğimi anlayacaksınız.)

Dün aniden Kazan'a gittim ve gece oradaki odamda kaldım. Odam çatı katında olduğu için geceleri soğuk ya da çok sıcak olabiliyor o günün hava koşullarına göre. Dün de gece soğuk olduğundan bayağı üşümüşüm ve boğazım ağrıyor, bir şeyler yapmam lazım. Yiğit'ten ıhlamur ve kuşburnu çayı aldım ve eve geldim. Suyumu ısıtıp çayımı yapıp, sıcak(!) evimde oturmak istemiştim. İnanın tüm isteğim buydu zira 2 dakikada bir hapşırıyorum. Eve geldim demiştim ya kaldığım yerden devam edeyim hava şu anda 16 derece gösteriyor, evimiz daha bile soğuk. Kombiyi açmaya yöneldim. Açtım da. Kombiden "tıkı tıkı" diye bir ses geldi. Sanki minik taşlar yuvarlanıyordu içeride. Sonra bir "tıkı tıkı" daha. Ardından da "tıkı tıkı tıık" ve "fooooooooooş". "Foş" ile kastettiğim kombinin patladığı ve radyatörlerdeki pis suyun bütün mutfağı kapladığı. Bakıyorum su foydur foydur akmaya devam ediyor, durmaya hiç niyeti yok ve inanır mısınız bilmem ama itfaiye hortumu kadar tazyikli. Kombinin hemen altındaki vanaları kapatmayı deniyorum sonuç değişmiyor geri açı açıp kapatıyorum. Sonra bilgisayarımın mutfağın masasında olabileceği aklıma geliyor, suyu falan unutuyorum ve bilgisayarımın derdine düşüyorum. Bakıyorum bilgiayarı masadan almışım daha önceden ama masada kitaplarım ve çantam var onlar da su olmuşlar. Onları alıyorum kombinin başına gidiyorum zıplıyorum, bağırıyorum ve o saniyelerde aklımdan geçen binlerce düşünceden bir kaçı: bu su hiç durmayacak mı, en iyisi bir an önce evden kaçmak, evin tamamı sular altında mı kalacak, yoksa yakında kapalı bir havuz mu işletmeye başlayacağız diye düşünürken telefon çalmaya başlıyor. Ben hala zıplıyorum ve kombiye yalvarıyorum ama bağırarak emir olarak da algılanabilir. En sonunda su duruyor ve koşup banyodan bez getirip suya set kuruyorum ve telefona koşuyorum arayan annem. Daha durumu kavrayamadan anneme ne diyeceğim. Sonra anlatıyorum ve annem d kombinin bakımı yaptırılmadı, ondan olmuştur dedi. Neyse ki yırttım benim kabahatim değil. Sonra alıyorum elime paspası ve bezi siliyorum ve bütün bunlar yalnızca yarım saat önce oluyor. Daha çok yeni yani. Bu arada A.B.D.'de staj için başvuru yaptım. Bakalım oraya gidersem neresi patlayacak neresi göçecek merak ediyorum. işin ilginci de her talihsiz olaydan kıl payı kurtulmam, aynı bloga ismini veren kitap serisindeki kardeşler gibi.